12 06 2017 salı

İHH’nının Ramazan programları çerçevesinde organize edilen Çad yolculuğuna başlıyoruz.

Bismillah!

Hayırda öncülüğü, ümmete örnekliği ile İHH, bizim için son derece değerli bir konuma sahip. Pek çok çalışmasını idrak ettiğimiz ve ilkleri yaşadığımız bir kuruluş olarak bu müstesna konumunu hep koruyacak, inşallah. Yol arkadaşım, Hayati. Kardeşliğinden ve arkadaşlığından hep memnun kaldığımı dile getirip Rabbimin de ondan memnun kalmasını temenni ediyorum. Benimle arkadaşlık zor. Bunu biliyorum. Hele uzun yol arkadaşlığı. Buna en çok sabredenlerden biri Hayati. Bu sabrı ona, İnşaallah sıkıntı olmaz(!). Zira bu çalışmalar aileyi ihmale sebebiyet veriyor. İşin tabiatı mı böyle yoksa biz mi kendimizi teselli ediyoruz bilmiyorum ama bir denge kurmak lazım. Hadiste demiyor mu ‘Allah’ın sende hakkı var; nefsinin de üzerinde hakkı var; ailenin de üzerinde hakkı var. O halde her hak sahibine hakkını ver.’ Bunu Hayati ile paylaşmalıyım.

Diğer arkadaşlarla tanışacağız. İçimden ‘inşallah uyumlu kardeşlerdir’ diye geçiriyorum. Böyle uzun yolculuklarda uyum olmazsa sıkıntı. İHH sorumlusu Türkmen – adının Abdülmennan olduğunu karşılaşınca öğreneceğim – günler öncesinden bir WhatsApp grubu kuruyor ve gelişmeleri bizimle paylaşıyor. Bizden önce giden grubun tecrübeleri önemli. Zira bu bölgeye ilk defa seyahat edeceğim. Tunus ve Mısır’ı görmüştüm ama orta Afrika’yı ilk kez göreceğim. Çad, benim için doğru düzgün bir bilgiye sahip olmadığım bir ülke. Lakin kanaatim, sömürge, diktatörlük, fakirlik, cehalet ve benzeri mahrumiyet ve mahzuniyeti çağrıştıran her şeyi içinde barındıran tipik bir Afrika ülkesi.

Biraz araştırıyorum: 13 milyon nüfusu var. Başında bir diktatör: İdris dedi. 27 yıldır iktidarda tam bir ‘demokrat(!)’ Demokratlığını mihmandarımız Ahmet’ten daha sonra öğreneceğiz. İfadesi aynen şöyle: “Sabah kalkıp yüzünü yıkayan herkes kendini Cumhurbaşkanı olacak mı sanır. Bunun için barut ve kan kokusu şart”. Bu durum, bu kadar güzel özetlenir mi? Batı, böyle demokratları – iyisi de kötüsü de kahrolsun! – çok seviyor. Nüfusun dini yapısına dair sıhhatli bir veri yok veya ben bulamıyorum. Yarısının Müslüman olduğu söyleniyor, diğer yarısı Hıristiyan. Arada bir miktar animist. Herkes, kendisinin çok olduğunu iddia ediyor. Bölgesel olarak ayrışmış değiller, karışık yaşıyorlar. Bu iyi mi kötü mü bilinmez ama Müslümanlar için aslında iyi bir davet ortamı. Çad’a dair bilgilerimi daha sonra Ahmet’ten öğrenerek derinleştirmeğe çalışacağım.

Grupta Abdülmenn’ın paylaştığı bilgiler biraz tedirginlik veriyor. Sanki tam bir mahrumiyet bölgesi. Yanımıza alınacak şeyler, dikkat edilmesi gereken hususlar ve saire. Ben bunu daha önceden de yaşamıştım. İlk Suriye yolculuğumu, sonra Açe yolculuğumu hatırlamış ve içimden bir kez daha yine ters köşe olacağımı geçirmiştim. Daha sonra, ‘Hay Allah! yine mi’ diyecektim. Sanırım bu işi önce tecrübe edenler kuvvetle muhtemel ki biraz Türkiye şartları arıyorlar, bulamayınca da abartıyorlar. Esasen bizim gibi bulduğu her yemeği yiyip, her yerde yatıp kalkabilecek Bahattin abi vari kimseler için – burada kendime mütevazi bir iltifatta bulunuyorum. Hem Bahattin abimle aynı meşrepte olduğumu söyleyerek kendime bir pay çıkarıyorum, hem de ‘bizim gibi’ diyerek ayrıcalıklı bir sınıf imasında bulunuyorum – hiç de zor sayılmayacak şartlar. Bir de İHH konforunu(!) yanına ekleyince lüks şartlar bile sayılır. Lakin yine de yanıma alacaklarımla alakalı az biraz abartıyorum. Oysa hepi topu dört-beş gün kalacağız.

Ve bu onların işi olan gün Yeşilköy’den uçacağız. Bakın ‘Atatürk’ demiyorum. Diktatörleri hiç sevmem. Hele bizimkisini. Sağ olsun, Mehmet abi bizi havaalanına götürüyor. Uzun bir yolculuk olacak. İstanbul’dan Çad’ın başkenti N’dcamena -sanırım böyle yazılıyordu- yaklaşık yedi buçuk saat sürecek. İçeri giriyoruz. Abdülmennan ile buluşuyoruz. Yanında bir delikanlı. Adının Hamza Ali olduğunu söylüyor. Bir kenara çekilip oturuyoruz. Ramazan’dayız. Karşımızda bir restoran. İçimden ‘sen seferisin, Allah da ruhsat vermiş…,’ diye geçiyor peşine de ‘ve entesumu hayrun lekum’ geçiyor.Bu ruhsat, bir türlü nasip olmayacak. Az sonra diğer kardeşi de görüyoruz. Yanımıza geliyor: Önder. Selamlaşıyoruz ve önce tanışma. Uyumlu bir ekip olacakmışız gibime geliyor. Muhabbet ediyoruz. Uçuş vaktini bekliyoruz. Saat 18. Uçaktayız ve maalesef 18.20 uçağı 19da kalkıyor. Uçak yolculuğunu sevmiyorum. İnsanın ayaklarının yere basması lazım. Değil mi ki idareciler bile uçakta iken öyle uçuyorlar öyle ayakları yere basmaz şeyler söylüyorlar ki. Önder abi yanıma oturuyor ya Hayati olsaydı ne yapardım. Bu arada uçağa Türkiye’den, başka yardım ekipleri de biniyorlar. Elhamdülillah! Allah için iş yapan ve işini de düzgün ve ahlaklı yapan herkese teşekkürler. Ancak bu durum biraz sorunlu gibi. Kuruluşlar arasında hiçbir koordinasyon yok. Hizibçi mantık yaygınlaşıyor. Kapsayıcı bir stratejiden mahrumuz. Devlet şart yani İslam Devleti. -Ya Rab! nasip et.

Ramazan’da ilk kez güney batıya doğru gidiyorum. İstanbul’da iftar vakti giriyor ancak biz hala gündüzdeyiz. Muhtemelen Trablus üzerinde veya biraz geçince bir saat sonra iftar ediyoruz. THY’nin anlayışına teşekkürler. Uçak yolculuklarımın en anlayışlı uçuş ekibi diyebilirim. Biraz sonra namaz için yer istiyorum anlayışla karşılıyorlar ve kendilerine de samimi bir şekilde, dua etmemi istiyorlar. Tabii ki ediyorum: ‘Ya Rab! onlara da bana da cenneti kazanacak bir hayat ver. Amin!’

Yol uzun. Hep Kur’an okumakla geçmez ki, biraz film izliyorum. Biraz dememe bakmayın, fırsattan istifade ediyorum(!). Tabi, adamlar işi biliyorlar. Yolculuğu hissettirmemeyi başarıyorlar. yedi buçuk saat sonra Kamerun’un başkenti ne iniyoruz. Adı, Yaounde. Garip bir adı var. Hangisinin öyle değil ki? Esasen daha kuzeyde N’camena’da inmemiz gerekirken bir buçuk saat daha fazla gidip Kamerun’a iniyoruz. Uçaktan inmeden yarım saat sonra havalanıyoruz ve bu sefer geldiğimiz yolu bir buçuk saat geri gidiyoruz.

Nihayet Çad’dayız. N’dcamena’ya iniyoruz. Havaalanı, küçük bir binadan işletiliyor. İşlemler, prosedürler. Getirdiğimiz tişörtler işleme takılıyor. Anlaşıldı, her geri kalmış ülkede – bu geri kalmış ifadesini de hiç sevmiyorum tam bir sömürgeci dili. Üstten ve buyurgan – olduğu gibi, rüşvet. Mazlumların hatırına Ya Rabbi! Affet. Sorunu, indiğimizde buluştuğumuz mihmandarımız ve İHH’nın Çad’daki partner kuruluşunun başında bulunan Ahmet kardeşimiz çözüyor. Ahmet, Çad’ın Sudan sınırında. Ama N’dcamena’da yaşıyor. Ticaretle de uğraşıyor. 35 yaşlarında. Daha sonra Yıldız Teknik, İşletme ’de okuduğunu öğreniyorum. Türkçe’si iyi. Daha sonraki günlerde yüzündeki mazlumiyetin, yaptığı işten ve taşıdığı İslami endişelerden olduğunu görecektik. Zira devletin her kademesinden görevlilerin Ahmet’in karşısındaki pozisyonunu görünce mazlumiyet in arkasındaki alanı da görecektik. Yolculuk süresince yaptığı mizahlar da onun ayrıca zekâsının bir başka tarafını ortaya koyacaktı. Eşyalarımızı ve valizlerimizi bizi götürmeye gelen iki araca yüklüyor ve otelin yolunu tutuyoruz. Biraz sonra şehre giriyoruz. Aslında buna şehre girmek denmez. Zira şehre girip girmediğimizin farkında değiliz. Hatta bir şehrin varlığının da farkında olmadık. Zihnimizde bir şehir tahayyülü, bir başkent imajı var, lakin onunla pek uyuşmuyor. N’dcamena – bu ismi yolculuk boyunca doğru telaffuz etmek için çabaladım. Hala da çabalıyorum. Otel yolunda Ahmet’e bu ismin ne anlama geldiğini soruyorum. Zira daha önce bir başka isimle anıldığını, yanlış hatırlamıyorsam ilk Fransız sömürgecisinin adını taşıdığını okumuştum. Ahmet, 1960’ta özgürlüğüne kavuşunca –İslam ülkelerinin hiçbirinin Osmanlı sonrası gerçekten özgürlüğüne kavuştuğu asla söylenemez. Başta Türkiye olmak üzere bütün İslam coğrafyası, müstevlilerin gitmesinden sonra onların uşağı, hain, işbirlikçi ve zalim, diktatoryal iktidarların tahakkümü altına girdi.- başkentin adının N’dcamena diye değiştirildiğini ve anlamının da Türkçe ‘rahatladık’ mânâsına geldiğini söylüyor. ‘Nasıl yani?’ diyorum, ‘yerel dilde mi?’. ‘Hayır’ diyor, ‘Arapça’. Az buçuk gramer bilgimi yokluyorum. Bir şey çıkmıyor. ‘Anlamadım, nasıl?’ diyorum tekrar. O da bana Fecr suresinde ‘ve tuhibbunelmale hubben cemma’ ayetini okuyor ve ayetin sonundaki ‘cemma’ kelimesinden esinlenildiğini söylüyor. Kur’an’da buldukları ve değişik ve ilgi çekici gördükleri kelimeleri çocuklarına isim diye koyan tipler aklıma geliyor. ‘Eyvallah!’ deyip devam ediyoruz.

Sonraki günlerde N’dcamena diye bir şehrin olmadığını, 2 milyon nüfusa sahip bir gecekondular yığını olduğunu, hiçbir tarihi özelliğinin bulunmadığını, bir iki resmi bina ki onlarında içinin nasıl olduğunu Allah bilir, bir de konsolosluklar dışında, hassaten Amerikan Konsolosluğu – gördüğüm için – şehrin tamamen basit binalardan, tek katlı evlerden oluştuğunu müşahade edecektik. Otelin önündeyiz.

Şanghay Otel. Bu isim önce ilginç geliyor, sonra Çinliler tarafından işletildiğini öğrenince daha da ilginç buluyoruz. Hatta daha da ilginç olanı Hilton ve ismini anlamadığım lüks bir otelin haricinde bütün otellerin Çinliler tarafından işletilmesi. Çin’in Afrika ilgisini biliyordum. ‘Belki bu kadarı hem de Çad gibi fakir bir ülkede oteller niye?’ diye içimden geçiriyorum. Gerçi fiyatlar da fakirliğe rağmen Türkiye’den çok daha yüksek. Otele giriyoruz. Basit ve ürkütücü. Amerikan filmlerinden çıkmış gibi. Hani 3. dünya ülkelerinde geçen özellikle 2. Dünya Savaşı esnasında veya soğuk savaş yıllarını anlatan casusluk filmlerinde ki oteller var ya işte onlara benziyor. İçerde, ciddiyetten eser olmayan bir iki asker. Ellerinde keleşler. Hay Allah! Otelde ne işleri var bunların? Aslında normal. İdris Debi’inin ülkesindeyiz ve bizim güvenliğimiz önemli. Ahmet, anahtarlarımızı alıyor. Bir ilginçlik daha:eksi üç yıldızlı bir otelde elektronik anahtarlar. Ah! Sizi gidi Çinliler… Odalarımıza geçiyoruz, tek kişilik. İdare eder. Bu arada dikkatimizi çeken dikenli tellerle çevrili otelin avlusunda da keleşli askerler bekliyor. ‘Bekliyor’ dediysem aslında uyukluyorlar, yorgunluk. Ahmet gidiyor ve biz uyuyoruz. Sabah namazı ve tekrar uyuyoruz. Sabah yerel saatle 11 de Ahmet, yanında İHH’nın Partner kuruluşunda – adı Fransızca olduğu için hatırlamıyorum – çalışan dört arkadaşla gelmiş. Programa göre Orta Afrika sınırına yakın Gore şehrine gidiyoruz.

13.06 2017 Çarşamba

Kalkıp hazırlanıyoruz. Uzun bir yolculuk bizi bekliyor. Demelerine göre 12 saat. Bu günün bitmesi demek. Aslında 650 kilometre ama başkenti bahsedildiği gibi olan ülkenin yolları nasıl olabilir ki? Soruyorum, ‘yolun yarısı toprak’ diyorlar. Daha sonra göreceğiz ki toprak yol neredeyse asfalttan daha iyi, Allah’a hamdolsun ki araçlar iyi. Biri Toyota 4*4 bilmem ne, diğeri Toyota çift kabin kamyonet. Gerçi ülkede Toyota’dan başka da araç yok. Abartmıyorum, tüm arabalar değişik modelleriyle Toyota. Ülkenin güneyine doğru yola çıkıyoruz. Yol ilerledikçe yeşillik artıyor. Yol boyu Ahmet’ten Çad’a dair bilgiler alıyoruz, Güneyde Hıristiyan nüfusun daha çok olduğunu ancak Müslümanların da gittikçe yoğunlaştığını ve kimi yerlerde çoğunluğu ele geçirdiklerini anlatıyor. Küçük çaplı esnaflık boyutunda da olsa, büyük çaplı ticaret ya yok veya görünmüyor, ticaretin Müslümanların elinde olduğunu ifade ediyor. Hıristiyan nüfusun bulunduğu bölgenin daha imarlı olacağını sanıyordum. Lakin daha da fakirleşen bir görüntü ile karşılaşıyoruz. Uçsuz bucaksız dümdüz arazi. Bir tek tepecik dahi yok. Zirai anlamda nasıl bir duruma sahip bilemiyoruz. Yol boyu sık sık durduruluyoruz. Askeri kontrol noktaları: hacizler. Üç, beş genç asker, sıcaktan bunalmışlar, üst baş dağınık, hiç bir ciddiyet yok. Ya yol kenarında bir ağacın gölgesinde veya bir barakada. Yola koydukları iki üç taş parçası, nerden bulmuşlarsa, zira seyahat boyunca koca ülkede taş namına bir şey göremeyecektim veya uzun dal parçaları ile oluşturdukları haciz noktalarında yol kontrolü yapıyorlar. Ülkede seyahat, anladığımız kadarıyla izne tabi. Birinden diğerine gitmek için gerekli mercilerden izin alıp vardığın ilde de ilgili mercilere bildiriyorsun. En azından bizim seyahatimiz boyunca bunun böyle olduğunu gördük. Her haciz noktasında bu belgeleri gösteriyoruz. Bu arada savaş içindeki Suriye’de sıradan grupların haciz noktaları dahi daha ciddi ve daha disiplinli idi. Onlar da güya kontrol ediyorlar.

Askeri kontrol noktaları haricinde daha bir özen gösterilmiş ikinci bir kontrol noktası daha var: otoban geçiş ücretlerinin alındığı noktalar. Otoban dediysem bir gidiş bir geliş. Üstelik yolun çoğu köstebek yuvasına rahmet okutur. Büyük bir bölümünde çukurlardan kaçmak için zikzaklar çiziyoruz. Arabada uyumaya çalışanlar bir o yana bir bu yana savruluyor. Allah’a şükür ki karşıdan araç gelmiyor. Trafik yok denecek kadar az, şehirlerarası yolda. Buna rağmen 100 kilometrede bir ücret ödüyoruz. Yol devam ediyor. Tek katlı, kerpiç evlerden oluşan küçük köyleri, kasabaları geçiyoruz. Kimi yerde yol kenarlarına kurulu pazarlar, yumurta satan kızlar, derme çatma tezgâhlarda mangolar, gezen tavuk olduğu her halinden belli küçük köy piliçleri, pet şişelerde sütler. Durduğumuzda tenimizin renginden olsa gerek meraklı gözlerle bakan çocuklar. Bir zamanlar bizde ülkemizde bir siyahi gördüğümüzde merak ve ilgiyle bakışlarımızı, kaçamak bakışlarımızı ona nasıl yöneltiyorsak öyle. Gerçi artık her yerdeler, Elhamdülillah! Saat ve kemer satıyorlar. Keçi ve Sığır ın çoğunlukta olduğu bir hayvancılığı müşahede ediyoruz. Keçiler ufak tefek. Sığırlar zayıf ve koca boynuzlu. Develer özgür. Eşekler daha özgür. Sanki diktatörle arkadaşlar. Ahmet’e her şeyi soruyoruz, ilgili ilgisiz önemli önemsiz her şeyi. Ben bu durumu yalnızca biz Türklerde gördüm. Ahmet bu durumu kanıksamış olacak ki soruların yüzde yetmiş beşine ‘hı hı’ diye cevap veriyor. Biz de zaten sorularımızı bilmiş edasıyla soruyoruz: ‘bu bu mudur, bu söylemidir?’ diye. Cevabımızı sorunun içinde de veriyoruz ve sadece tasdik bekliyoruz. Ahmet de tasdik ediyor:’hı hı, evet’. Yolculuğun sonuna doğru bu durum muhabbet vesilesi olacak.

Otobanda çukurlardan bahsetmiştik ya bununla ilgili yolda bir şey dikkatimi çekiyor. Bu çukurların başında çocuklar veya adamlar sanki para istercesine hareket yapıyorlar. Dikkat edince toprak doldurdukları çukurlardan dolayı beklenti içinde olduklarını anlıyoruz. Bir anlamda hizmet karşılığı.

Akşam oluyor. İftar vakti. Yol kenarına hasır seriyoruz. Dokuz kişi, İstanbul’dan getirdiğimiz barbunya pilaki, yaprak sarma konserveleri ile iftar ediyoruz. Manzara otantik. Bulutlu gökyüzü. Alacakaranlık. Köylerine dönen bisikletli ve yayaya köylüler. Tipik bir Afrika akşamı. Burada bilgiçlik taslıyorum. Zira ilk kez bir Afrika akşamı yaşıyordum. Yola revan oluyoruz. Karanlık çökmüş artık etrafı temaşa edemiyoruz. Dikkatimizi arabanın farlarının aydınlattığı yola veriyoruz. Yol, yoruyor insanı. Her ne kadar yolculuk yapmayı seven birisi olsam da bu yorgunluktan ben de payıma düşeni alıyorum. Gözlerimi açtığımda bir toprak yolda ilerlediğimizi görüyorum. Daha önce söylenilen toprak yol bu olsa gerek. Yol boyu aracın ışıklarıyla aydınlanan, büyük kuturlu ağaçlar. Bir ormanda ilerlediğimizi gösteriyor. Gece karanlık. Issızlık, insanın içini ürpertiyor.

Derken o da ne? Gördüğüm bir insan mıydı? Yol kenarında aniden beliren ve hızlıca yanından geçip gittiğimiz bu adamın bu gece yarısı bu ormanda ne işi var? Sorunun cevabını düşünürken biraz sonra bir başkası belirliyor yol kenarında. Durmuş öylece geçen arabalara bakıyor. Biraz sonra biri daha. Allah Allah!!! Ve çocuklar, oyun oynuyorlar karanlığın ortasında. Bir Afrika masalının siyahi tadını görsellikle buluşturan bir fotoğraf karesi ama gerçek. Bütün dünyanın unuttuğu ve belki hiç bilmediği bu ücra köşede hayat, bütün ihtişamı ve derinliği ile devam ediyor ve bu hayatın tam ortasında çocuklar hiç değişmiyorlar. Aklıma Batı geliyor. Çocuk seslerinin kaybolduğu, tükenen, ebter Batı. Sömürdüğü sonra çiğneyip tükürdüğü bu siyah, bu mazlum çocuklara mahkûm olacak Batı.

Hey çağımızın Ebu Leheb’i, Batı! Allah, soyunu kurutsun.

Bu manzaranın şaşkınlığını, dönüş yolculuğunda gündüz gözüyle geçerken gece gördüğüm mekanların aslında bir köy olduğunu fark edince atabilecektim.

Ve nihayet Gore şehrine vardığımızı söylüyorlar. Gore şehri mi? Ortada şehir mehir yok. Yol kenarlarında aracın aydınlatması ile seçilebilen tek katlı evler. Aslına bakarsanız yolda yok. Bir toprak zeminde ilerliyoruz. Az sonra gördüğüm kavşakvari bir yuvarlak bize oranın bir yol olduğunu ispat ediyor. Fakat önümüzdeki araç yoldan sapınca kendimizi bir anda ağaçların arasında ve yüksek otların içinde ilerlerken buluyoruz. Ertesi gün buraların aslında bir sokak olduğunu göreceğiz. Kısa ve ilginç bir yolculuktan sonra üstü jiletli tel ile örülü, yüksek duvarlı bir binanın bahçe kapısı önünde duruyoruz. Kalacağımız pansiyon. İçeri giriyoruz. Şartlara göre lüks sayılabilecek bir mekân. Bahçe içinde tek katlı odalardan müteşekkil, içinde banyo ve tuvalet bulunan, derme çatma masa ve dolap, üzerinde cibinlikli bir yatak, çalışmayan bir küçük buzdolabı ve bir de jeneratörün çalıştığı vakitlerde çalışan klimalar. Zemin, ince bir halıfleks ile döşeli ve ilginçtir temiz. Çardak altındaki sandalyelere oturuyoruz. Lobideyiz. Yorgunluk üzerine muhabbet iyi gidiyor. Biraz sonra bir sofra kuruluyor. Yarım yamalak yaptığımız iftarımızı tamamlıyoruz. Yemekler çok güzel. ‘Aman yemekleri dikkat edin’ tembihini hiçbirimiz önemsemiyoruz. Daha önce tecrübelerle sahip olduğum kanaatim bir kez daha tescilleniyor: imkânın ve paran varsa nerede olursan ol, şartlar değişir. Zaten edindiğim bir prensibim var: Eğer dünyayı gezeceksen helal olan her yöresel yemeği yiyeceksin. Bu prensibe tam olmasa da %80 uyuyorum. İlk zamanlar çok zor oldu ama.

14 6 2017 perşembe

Ertesi sabah yardımların dağıtılacağı kampa doğru yola çıkıyoruz. Gece geçtiğimiz yerleri bir de gündüz gözüyle görüyoruz. Etrafa serpiştirilmiş evler, hiç bir düzen yok, kimisinin bahçesinde ufak tefek ekili alanlar. Sokak mefhumu yok. Nereden yol bulursan oradan gidiyorsun. Hatta yol sandığınız yer, dönüşte kapalı olabiliyor. Ana caddedeyiz. Ufak bir pazar. Yol kenarında derme çatma kulübelerden oluşan dükkânlar. Ahmet, şehrin nüfusunun çoğunlukla Hıristiyanlardan oluştuğunu Müslümanların da son yıllarda artış sergilediğini ve ticaretin Müslümanların elinde olduğunu söylüyor. Olası bir Hıristiyan kalkışmasına karşı -ki bunu Batı sıkça yaptırıyor, Orta Afrika Cumhuriyeti’nde olanlar bunun bir örneği ve demografik yapı sürekli Müslümanların aleyhine değiştiriliyor- Müslümanların silahlandırıldığını da ilave ediyor.

Fotoğraf çekmek istiyorum. Sokaktaki kadınlardan tepki görüyorum. Sebebini soruyorum. Ahmet kişisel hakka tecavüz olduğu için bu tepkinin verildiğini, izin almadan fotoğraf çekmememizi söylüyor. Vay be! Fotoğrafa indirgenmiş bir hak anlayışı.

Biraz sonra şehrin mülki amirinin makamındayız. Anlatılanlardan Gore’nin bir il değil bir ilçe olduğunu ve kaymakamının da civardaki 45 ilçenin de bağlı olduğu bir koordinatör kaymakam olduğunu anlıyorum. Yalnız bilinmesi gerekir ki çoğu zaman senin anladığın ve gerçekler örtüşmeyebilir. Kaymakamlık dediysem aklımıza Gore şartlarında bir Kaymakamlık gelsin. Düşünsenize bahçe girişi, akan suların oluşturduğu çukurlarla dolu ve araçla girerken ve çıkarken zorlanıyoruz. Aslında bir küreklik iş var ama kim yapacak. ‘Boş ver!’ Her halde kafa böyle çalışıyor. Ah cehalet! Kahrolsun emperyalizm!

Bizi bir çardağın altına alıyorlar. Koltuk ve sandalyelerin dizilişinden misafir ve protokol karşılamalarının yapıldığı mekân olduğunu zannediyordum, oturuyoruz. Ahmet, bir iki husus hakkında bizi uyarıyor. Az sonra kaymakam geliyor. Otuzlu yaşlarda – öyle mi ki acaba? Rabbimin bu güzel renkli kullarının yaşını doğru tahmin etmekte şimdilik zorlanıyorum -. Resmi takılmaya çalışıyor. Biz de onun tercihine uyuyoruz. Zira içimden bir ses ‘bırak şu protokolü’ diyor. İşi akışına samimiyetle bıraksam sanki o da buna hemen uyacakmış gibi gelmişti. Tanışıyoruz. Gore’ye dair kısa ve resmi bilgiler alıyoruz. Ahmet, soru sorma işini bana bırakıyor. Mükemmel(!) Arapçamızla mülteci kampına dair sorular soruyorum, arkadaşların sorularını aktarıyorum. Verilen cevapları ammice yoğunluğuna rağmen anlıyorum, anlamadığımız yerlerde Ahmet imdadımıza yetişiyor. Halk ile anlaşmak neredeyse imkânsız. Arapça zaten Arapça değil. Bir de buna kendi yerel dillerini katınca, ayrıca işin içine bir de şive girince, Allah kolaylık versin. Bu durumu, Ahmet haricindeki Çad’lı yol arkadaşlarımızla yolculuk boyunca çokça yaşayacaktık. Anlaştığımızı sandığımız yerde anlaşamadığımızı pek çok kere görecektik.

Kaymakam kampın sürecini durumunu ve ihtiyaçlarını dile getirdikçe vahamet gün yüzüne çıkıyor. Barınma, beslenme, sağlık, çalışma, eğitim ve benzeri alanlarda sorularımıza kısa, açık ve durumu izah edici cevaplar veriyor. Kendimizce önemli gördüğümüz hususları İHH partneri olan kuruluşun sorumlusu olarak Ahmet’e yöneltip projeler hazırlamasını dillendiriyoruz. Mesela eğitim diyoruz, ülkede sayıları çok fazla olan işsiz öğretmenler. Bu durumu daha önce konuşmuştuk, oradan biliyoruz. Geçtiğimiz öğretim yılı başında öğretmenler ücret azlığı sebebiyle greve gitmişler birkaç ay. Öğretim olmayınca yaz tatili – burada sanki kış var da – iptal edilmiş. Gerçi biz, okula giden talebe görmedik ama. Bu öğretmenler organize edilerek kampta güzel bir proje uygulanabilir. Bu düşüncemize kaymakam bir ilave ile katılıyor: çocukların karnı doymazsa eğitimin olmayacağını bir öğün dahi olsa karnı doyacak olursa ailelerin de buna dikkat edeceğini aksi takdirde şehirlere dilenmeye göndereceklerini söylüyor. Önemli bir başka talep daha bulunuyor: çapa ve kürek gibi basit zirai aletler. Eğer bu aletler dağıtılırsa pek çok kişinin kendi kendine yeterli hale gelebileceğini söylüyor. Şaşırıyoruz. Bir devlet bu kadar mı aciz, bir toplum bu kadar mı fakir? Kendini acziyete mahkûm etmenin ya da üretilmiş çaresizliğin tipik bir örneği. Bu istekler bir proje haline getirilebilinir mi diye kendi aramızda konuşuyoruz Bu arada kaymakam özelde İHH’ya genelde Türkiye’ye karşı minnet ve şükran içerikli duygularını dile getiriyor. Karşılıklı teşekkürler ile ziyareti tamamlıyoruz. Ayrılırken bizimle kampa geleceğini söylüyor. Hep beraber kampa yöneliyoruz.

Kobiteyi Mülteci Kampı

Çad’ın doğusunda, Orta Afrika Cumhuriyeti sınırında bulunan kamp, yaklaşık 4 yıl önce, arkasında Fransa’nın bulunduğu söylenilen Orta Afrika’daki Hıristiyanların kışkırtılmasıyla başlayan çatışmaların neticesinde yerinden yurdundan edilen Müslümanların barındığı bir kamp. -Baskı, zulüm, katliam ve tehcirle yüzyıllardır bir arada yaşayan halkların arasında düşmanlıklar çıkararak demografik yapının değiştirilmesi yeni emperyalist düzenin neredeyse en önemli enstrümanı haline getirildi. Özellikle Müslüman topluluklara yönelik çok daha acımasızca yapılıyor.- Kampta yaklaşık 1800 ailenin barındığı ifade ediliyor. Bunun gibi 3 kamp daha bulunduğu söyleniyor. Kontrol noktasından kampa giriyoruz. Kontrol noktası denilince aklınıza bildik kamp görüntüsü gelmesin. Kamp, çok geniş bir alana yayılmış. Kimi yerlerde Hıristiyan köylerle aralarında sadece bir toprak yol bulunuyor. Seyrek ağaçların ve yüksek çalı ve otların arasında sazdan ve otlardan yapılma kulübeler. Bir de yol kenarında pek çoğu Birleşmiş Milletler’e ait koca koca tabelalar. Ahmet’e Birleşmiş Milletler ‘in bu kadar tabelası olduğuna göre çok iş yaptığını soruyorum. Gülerek hiçbir iş yapmadığını küçük tek bir iğne verdiğinde kocaman bir tabela astığını söylüyor. Bunu akşam pansiyonda ziyaretimize gelen kaymakam da teyid edecekti.

Bir alana varıyoruz. Bir kalabalık. Bir tarafta kadınlar, bir tarafta erkekler. Bekliyorlar. Ortada hazırlanmış yüzlerce kumanya paketi. Araçlardan iniyoruz. Bir an kendi içimde bir mahcubiyet yaşıyorum. Manzara, bana köleler ve efendiler görüntülerini çok izlediğimiz Amerikan filmlerini hatırlatı yine. Hay Allah! Minnet duygusu. ‘Biz olmasaydık…’ Hızlıca kendi kendimi kınıyorum ve Rabbime şükrediyorum. İslam’a, ümmete. insanlığa küçük de olsa hizmet etme nimetini bize lütfetti. Kendime ‘bu dağıtım böyle mi olmalı? İşin tanıtım reklam boyutu olmadan yapılamaz mı?’ gibi bir yığın soru soruyorum. Cevapları hazır ama yine de farklı bir yol bulmalıyız. İnfak ahlakına uygun bir yol. Selam veriyoruz. Bizi protokole davet ediyorlar ama oralı olmuyoruz. Kısa bir iki konuşma. Dağıtıma başlıyoruz. İçinde gıda malzemelerinin olduğu paketleri tek tek ismi okunanlara teslim ediyoruz. Dağıtım uzun sürüyor. Biz de aralara dağılıp çocuklarla ilgileniyoruz. Bir ara Ahmet ve Abdülmennan ile kampın içine giriyoruz. Sazlık kulübeler den müteşekkil, zemini toprak, tek hücreli, içinde sadece bir hasır bulunan kulübeler. Dört beş kulübenin ortasında üstü sazlarla kaplı, bir kenarında ateş yanan, etrafında birkaç kabın bulunduğu mutfak. Bütün varlık bundan ibaret. Abdulmennan, ‘hanımları buraya getirip birkaç gün kalmak lazım’ diyor.’ Tatil için mi?’ diye ironik bir soru soruyorum. Gülüşüyoruz. Aslında bizim de hanımlardan bir farkımız yok. Bizimki sadece ‘istemem yan cebime koy’ durumu. Kampın su ihtiyacı 15 civarı su kuyusundan sağlanıyor. Bunların da kimisi bozulmuş. Bu vesileyle açılan su kuyularının ömürlerinin de çok uzun olmadığını öğreniyoruz. Dağıtım alanına dönüyoruz. Dağıtımın başında kamp sorumlusu olarak tanıştığımız Muhammed Ahmet Hoca bulunuyor. Simsiyah yüzünde mütebessim çehresi daha da güzelleşiyor Ancak o çehrenin arkasında, çekilen acıların, yaşanan zulümlerin, sabrın, tevekkülün, çabanın, kanaatin, teslimiyetin ve umudun ete kemiğe bürünmüş mücessem şeklini görüyoruz. Sudan’da İslami ilimler okumuş, Müslüman halkla beraber muhacir olmuş, Medine’nin ilk öğretmeni Yesrib’i Medine yapan ve Rasûlullah’a (as) hazırlayan Musab misali kendi halkının çocuklarına öğretmenlik yapıyor.

Hayati ve Önder kardeşimiz beraberinde getirdikleri infakları kampın fakirlerine dağıtmak istiyorlar. Kampın hepsi fakir olunca en fakirlerini listeye yazıyorlar. Muhammed Ahmet kardeşimiz yardımcı oluyor. Alanın bir kenarında ellerinde tomar halindeki Çad parası sefaları fakirlere dağıtıyorlar. Normalde Çad’a dolar getirmişlerdi. Gore’ye doğru yola çıkarken N’dcamena’da Sefa’ya çevirmiştik. Araçlarımızın önünde duran bir polis aracına binmiş/bindirilmiş ve daha sonra N’dcamena’nın emniyet müdür yardımcısı olduğunu öğrendiğim, Mısırlılara benzeyen, açık tenli bir arkadaşla şehrin ilginç sokaklarından geçmiş ve bir sarraf’ın önünde durmuştum. Arapça bildiğim için beni göndermişlerdi. Biraz tedirgin olmuştum. Yanımda binlerce dolar. Ama gönderen Ahmet olunca… Küçük, tozlu, ayakkabıyı çıkarsam mı çıkarmasam mı diye tereddüt ettiğim, zira diğerleri çıkarıyordu, içindeki raflar ve kitaplardan kitapçı dükkânı gibi duran lakin tezgâh arkasında sarraflık yapılan, yanında da sağlı sollu benzer dükkânların bulunduğu bir dükkâna götürdü. Tedirginlik arttı. Fakat yapacak bir şey yok. Kendimi Amerikan filmlerinden bir sahnede buluyorum. Bu filmler zihin kodlarımızı ne kadar etkilemişse artık yaşadıklarımızla direkt bağ kuruyoruz ve algılarımızı onlarla oluşturuyoruz. Oysa o an çok tabi, çok basit ve çok normal bir iş içerisindeydim. Küçük bir ticaret yapıyordum ve etrafımda bulunanlar bana yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Bir ara bir sorun varmış gibi bir durum oldu. Polise, ‘sorun ne?’ dedim. Dolarların 20’lik olması ile 100lük dolarlarında eski basım olmasının sorun olduğunu söyledi. Şaşırdım. Ama verdiğim dolarların sahte olup olmadığını ayıracak bir alet yok. Sonunda birkaç kuruş düşüğüne razı oluyorum ve sorun çözülüyor. Dağıtılan sefa tomarları işte bu tomarlardı. Nihayet dağıtım bitiyor ve mülteciler dağılıyor. Araçlara biniyoruz. Önder kardeşim kampı görmek istiyor. İmam Muhammed Ahmet mihmandarlık ediyor. Daha önce gördüğüm manzarayı tekrar müşahede ediyorum. Sonra Muhammed Ahmet Hoca bizi medresesine/ kursuna davet ediyor. Tek lüksü kara tahta ve tebeşirler olan, bir köşesinde çocukların kullandığı ruh yığını bulunan, toprak zeminli, sazlarla çevrili, çatısı otlardan müteşekkil bir mekân. Ahmet Hoca’yı takdirimiz katlanıyor. Teşekkürler, dualar ve selamlarla ayrılıyoruz. Klasik bir ifadeyle yüreğimizin bir parçası orada kalıyor. Pansiyona dönmek istiyoruz ama dönemiyoruz. Zira sabah kullandığımız sokaklar kapanmış. Dönüyoruz, dolaşıyoruz, soruyoruz, yanımıza bir genç mihmandar alıyoruz ve pansiyonu ancak buluyoruz. İstirahat, hasbihal ve iftar. İlk kez bu kadar susamışım. Bizim için hazırlanmış dört başı mamur bir iftar. Geliş gayemiz ve yaptığımız işle biraz tezatlık arz ediyor ama ne yapalım biraz sonra bir misafirimiz geliyor: kaymakam. Oturuyor. Hasbihal ediyoruz. Gündüz konuştuğumuz meseleleri daha samimi ortamda bir kez daha konuşuyoruz.

Gündüz, sabah namazı ile beraber yola çıkacağız. Hazırlıkları yapıyoruz. Hayati kardeşim gece boyunca boğuştuğu yengeç benzeri, biraz irice kıskaçlı bir böcek, hayvan karışımı -böceklerde hayvan değil miydi?- bir canlıyla kurduğu dostluğu anlatıyor, gülüyoruz. Bir gün önce gece geldiğimiz yolu gündüz gözüyle müşahede ediyoruz. Yoğun orman sandığımız güzergâhın seyrek ağaçlıklı ve onlarca köyden müteşekkil yerleşim alanlarını temaşa ederek yolumuza devam ediyoruz. Gore’de yaptığımız çalışmayı gözlemlemek için devletin görevlendirdiği komisere -ben komiser diyorum yoksa görevinin ne olduğunu bilmiyorum. Daha sonra Ahmet onun Müslüman olmuş eski bir Hıristiyan olduğunu söylüyor- tahsis edilmiş bir araçla konvoyumuz üç araca çıkıyor. Uzun yolculuk boyunca Ahmet’le muhabbete devam ediyorum. Ben diyorum zira arkada Hayati ve Önder uykudalar. Eğer buna uyku denirse. Sık sık gözlerini açmak zorunda kalıyorlar. Maalesef yol, aynı yol. Aracı ben kullanıyorum. Bir süre sonra Ahmet de uyuyor. Muhabbet boyunca Çad’dan, İslami çalışmalardan, davet faaliyetlerinden, yapılabileceklerden, bazen özele girip sistemden, siyasi yapıdan, daha da özelde Ahmet’in İstanbul yıllarından, sitayişle bahsettiği İHH’daki abilerinden ve hassaten Ömer Bolat abisinden, onun vesile olduğu sorumluluk bilincinden ve ülkesine dönüp hizmet etme şuurunu vermesinden vesaire konuşuyoruz. Ben de yardım çalışmalarının artık aşılması gerektiğini, bunun yanında davet ve eğitim faaliyetlerine başlanılması ve boş gibi gözüken bu alanın doldurulması gerektiğini, bunun için pek çok avantajlarının bulunduğunu, bir Hasan el-Benna gibi bir Güney Afrika’nın Abdullah Harun’u gibi, Nijerya’nın Ahmedo Billo’su gibi -esasen Ahmedo Bilo hakkında esaslı bilgiye sahip değilim, aklımda kaldığı kadarıyla O’nun Nijerya’da emperyalizme karşı ciddi bir mücadele verdiği ve sonunda öldürüldüğü şeklinde- bir misyonu ifa edebileceklerini söylüyorum. Gözleri parlıyor ve siyah çehresinde daha da belirginleşiyor. Ümit ve sevinçle içten bir ‘İnşallah!’ diyor.

Kontrol noktasında durduruluyoruz. Tam hareket edeceğiz genç bir asker öndeki aracımıza hızlı ve sert bir şekilde müdahale ediyor. Ne olduğunu anlamıyoruz. Arkadaşlar iniyorlar. Biraz bekliyoruz. Az, biraz tedirginlik. Biraz sonra sorun çözülüyor. Sorun Hamza Ali. Durduğumuz yerde fotoğraf çekiyormuş. Asker de bunu görmüş. Cep telefonuna el koymak istemiş, falan filan. Bu Hamza Ali başımıza iş açacak da hayırlısı. Ne de olsa toy bir delikanlı, üstelik gazetecilik okuyor. Bundan sonra bu durum aramızda espri konusu oluyor. Devam ediyoruz.

N’dcamena’nın girişinde biraz trafik. Akşamüstü otele varıyoruz. Şanghay Otel(!). Yorgunuz. Yanımızda getirdiklerimizle iftar ediyoruz. Dışarı çıkmak ve teravih namazını mescitte kılmak istediğimizi iftar öncesinde Ahmet’e söylediğimizde güvenlik gerekçesiyle tavsiye etmiyor. Boko Haram’ın eylem yapma ihtimaline binaen devletin işi sıkı tuttuğunu dolayısıyla bizim için de sıkıntı olabileceğini söylüyor. Biliyorum ki bunlar bazen kişilerin ve bazen de devletin çeşitli sebeplerle kullandığı argümanlar. Bazen arkasında hakikat payı olsa da esasen bu tür gezilerin en güzel tarafı resmi programın dışına çıkmak ve halkın bulunduğu tabii ortamlara karışmak. Esas hikayeler oradan çıkıyor. Neyse ki söz dinleyen bir grubuz. Ama grup olarak bir problemimiz var: sigara. Hani insanın sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş ya benim dışımda hepsi içiyor. Allah’tan bizi hoca kabul ediyorlar da gizli ya da uzak içiyorlar. Hamza Aliye bırakmasını tavsiye edince -ancak tavsiye edebiliyoruz yoksa neredeyse bütün hocalar haram dese de takan yok- eğer Filistin’e -yoksa Gazze mi demişti- giderse bırakacağını söylüyor. Ben de ‘bırak ki gitme imkanı verilsin diyorum’ ama o kadar. Bu arada bu İHH’lıların hepsi böyle mi? Nerede bir ruhsat var, hemen sarılıyorlar. Seferiyiyiz ya Abdülmennan ‘acaba oruç tutmasak mı?’ diyor Evet bu bir ruhsat hem de Allah’ın ruhsatı. İyi de ayetin sonunda ‘ve entesumu hayrun lekum in küntüm ta’lemun/eğer tutarsanız bu sizin için daha hayırlıdır ve eğer (kendiniz için hayırlı olanı) bilirseniz’ deniyor. Psikolojik baskı kuruyorum, iyi de oluyor. Orucu tutuyorlar. Uyuyoruz. Türkiye’den getirdiğimiz son barbunya pilaki, ton balığı vesaire ile sahur yapıyoruz. Ertesi ve son günümüz için istirahat ediyoruz.

16 06 2017 cumartesi

Bugün biraz daha yoğun bir programımız var. Önce başkentteki dul ve yetimler için erzak dağıtımı sonra Pendik’ten bir kardeşimizin yaptırdığı cami ziyareti, ardından İHH’nın Çad partneri olan kuruluşun – ismini bir türlü öğrenemiyorum. Fransızca olması ilgimi çekmemiş olabilir.- ziyareti, alışverişler. İftara Ahmet’in evinde olacağız. Ben araya Alim kardeşimin gönderdiği yardımları Çad’da koordine eden Adem Ebubekirleri ziyareti sıkıştırmak istiyorum. Yolculuğun başlarında Ahmet kardeş, Adem Ebubekir’i aramış ve ziyaret edeceğimizi söylemişti. Dönüş yolumuzun üzerinde bulunan ve N’dcamena’ya 20-25 kilometre mesafedeki kasabalarını ziyaret etmek istemiştik ancak cuma akşamı otelimize gelmiş ve 10 dakika kadar konuşup tanışmıştık. Ertesi gün ziyaret edeceğimizi söyleyip ayrılmıştık.

İlk programımız için yola çıkıyoruz. Kültür merkezi gibi bir şey olduğunu öğrendiğimiz bir mekanda ne kadar zamandır bizi beklediklerini bilmediğimiz bir kalabalık. Dul ve yetimlere yönelik bir çalışma olacağı için yüzde doksanı kadınlardan oluşuyor. Kısa bir iki konuşma. Çad’daki kuruluş adına konuşmayı bir abla yapıyor. Daha önce rahatlık ve özgüvenlerine yönelik duyduğum şeyleri burada müşahede ediyorum. Evet! Bir kısım kadınlar gerçekten mazlum. Ama sosyalleşmiş – bu kelimeye gıcık oluyorum. Batının insanı sömürmek için pazarladığı ve bütün dünyanın da yuttuğu en büyük zokalardan olsa gerek. Allah’ın insan için belirlediği sünnetullahı altüst etmek için kurgulanmış ve kullanılmaya elverişli kavramlardan biri. Hele de kadınlar için kullanıldığında. Bu kavrama göre ev dört duvar bir hapishane ve özellikle kadınları toplumdan tecrit ediyor. Hâlbuki sünnetullaha göre ev bir kadının en sosyal alanı. Ama modern dünyaya göre daha doğrusu modern algılara göre bu yaklaşım kadını sömürmek için uydurulmuş bir yaklaşım. Hatta modernist Müslümanlara göre de öyle. Ama kadının en çok sömürüye konu edildiği çağ, modern çağ ve onu en çok sömüren de modern batı.- bu ablalar oldukça rahat(!), özgüven sahibi(!) ve işlevsel(!). Son kelimeden kastım sosyal alandaki iş görürlükleri. Değil mi ki Türkiye’de bile İslami çalışmalar artık kadınların omzunda yükseliyor. Burada neredeyse elinden tutup götürecek kadar yakın davranıyorlar. Ortamı onlar idare ediyorlar, Gayet de bakımlılar.

Dağıtıma başlıyoruz. Bir ara bir ufak kargaşa oluyor. Hayati kardeşim kenardan ‘bu kadınlar her yerde aynı, değişmiyorlar’ gibi bir laf ediyor. Takılıyoruz.

Bir çocuğun bir balona bu kadar sevinebileceğini burada görürsünüz. Yoksulluk bir balonu bile çok kıymetli bir varlığa dönüştürüyor. Dağıtım bitiyor. Kültür merkezinden çıkıyoruz. Pendik’ten bir kardeşimizin yaptırdığı mescide gideceğiz. Dağıtımda görevli olduğunu düşündüğüm ama sonra şehrin savcısı olduğunu öğrendiğim bir arkadaşın arabasına biniyorum. Vay be! Şoförlüğümüzü bir savcı yapıyor. Zaten çok resmi bir duruşu vardı. Partner kuruluşun Ahmet’ten önceki başkanı imiş. Arabasında radyo açık. -Gerçi ülkenin genelinde radyo çok yaygın. Henüz televizyon devrine(!) geçilmemiş.- Temiz bir Arapça ile ses tonundan yaşlı olduğu anlaşılan biri İslami meselelere dair konuşuyor. İçerik, İslam ve terör. İster istemez terör örgütleri ve onların akide yapısına değiniyor. Kendisini de itikatta Ehl-i Sünnet, amelde Maliki, tasavvufta da Ticani olduğunu söylüyor. İlginç geliyor. Daha önce Ahmet’ten İslami anlamda iki genel yapı olduğunu birinin Ticaniler ve diğerinin de Selefiler olduğunu duymuştuk. Hiyerarşik bir yapıları olmamakla beraber birbirine tezat bu iki oluşumdan başka bir cemaatin olmadığında öğrendiğimizde içimizdeki cemaatçi damarlar kabarmış iştaha gelmiş ve Hayati’ye ‘Kardeşim! Burada piyasa boş, Malı götürürüz’ diye latife yapmıştım. Şoförümüz olan savcıya ‘kim bu şeyh diye sormuştum’ o da ‘Çad’ın en önde gelen alimi’ demişti. Gerçi ismini de söylüyor ama unutuyorum. İçimden ‘bu âlimler alanlarının dışına çıkma salar yani bilmedikleri konularda konuşmasalar, ne güzel olur’ diye geçiriyorum. Nerede?!!! Türkiye’de de durum bundan farklı değil.

Mescide varıyoruz. Güzel, küçük, şirin bir mescit olmuş. Her şeyi bitmiş, bir temizlik ve sergisi kalmış. Hayır ehlinden Allah razı olsun. Birkaç haftaya açılacağını söylüyorlar. Yanında İstanbul’dan bir imam hatip ortaokulunun açtırdığı su kuyusu var. Çalışıyor. Abdest alıp namaz kılıyoruz. Hayati hemen civardaki çocuklara şeker dağıtıyor. Gören, duyan geliyor. Şeker yetmiyor. Dönüyoruz.

Ahmet bizi Partner kuruluşun merkezine götürüyor. Çad şartlarında hiç fena değil. Gerçi klimalar çalışmıyor ama olsun. Daha iyi bir yere taşınacaklarını söylüyor. Dernekte görevli arkadaşlar kocaman, plastik bir hasır sermeye çalışıyorlar. ‘Bu ne için’ diye soruyoruz. Uzanıp uyumak için. Allah Allah!!! Adamlar hemen ve her an uzanıp uyumaya teşne. Mescit ziyaretinde bile savcı hemen bir köşeye uzanmıştı. Adamların en büyük zevki herhalde uzanıp muhabbet etmek olsa gerek. Klimalar çalışmıyor. Çıkıyoruz. Ben, Âdem Ebubekir’i ziyaret etmek istiyorum. Hayati, Önder ve Hamza Ali alışverişe gidiyorlar. Bir şoför arkadaşla isminin Niyala olduğunu hatırladığım kasabaya doğru yola çıkıyoruz. İftara yaklaşık 3 saat var. Adem bizi yolda karşılıyor. Medresesine gidiyoruz. Medrese, yüksek bahçe duvarlarının bir köşesinde üstü çatılı, zemininin bir kısmı toprak, diğer kısmı plastik hasırlı büyükçe bir çardak, içinde sayıları 70–80 i bulan 4 ile 14 yaş arası çocuklar, ders yapıyorlar. Oturuyoruz. Biraz hasbihal. Neler yaptıklarını anlatıyor. Çocukların da iştirak ettiği bir kaside dinliyoruz ve selamlaşıp vedalaşıyoruz. Kafamda bir soru: bu durum gerçekten fakirlikten dolayı mı yoksa alışılmış kanıksanmış bir tembellik mi veya öğretilmiş çaresizlik mi? Aslında cevabı da bilinen bir soru. Yolda bir mescitte ikindi namazını kılmak için duruyoruz. Yol kenarlarında böyle küçük mescitlerden bol miktarda mevcut ve bir kültür haline gelmiş. İçerde bir ihtiyar, Kur’an okuyor. Bizi görüyor, yüzü gülüyor. Bizim de yüzümüz gülüyor. Bizi kardeş kılan Allah’a hamdolsun.

Tam akşam ezanı okunurken Ahmet’in evindeyiz. Birkaç davetli daha. Mükellef bir sofra. Allah Ahmet’e hem dünyada hem de ahirette ikram etsin. İftar ve namazdan sonra arkadaşlar kendi alışkanlıkları gereği uzanıp muhabbete başlıyorlar. Savcı ve şoföre biraz sonra emniyet müdür yardımcısı da katılıyor. Muhabbetleri biz ayrılıncaya kadar sürüyor. Ayrılık vakti geliyor. Oradakiler ile vedalaşıp havaalanının yolunu tutuyoruz, Şoförüm gene savcı. Bu şoförü sevdim. Arkada Hamza Ali. Tam ‘çok şükür. Bu Hamza’dan dolayı başımız derde girmedi’ derken havaalanının tam girişinde kontrol noktasında önümüzdeki araç normal geçiyor ama genç bir asker arabamızın içine bakıp Hamza’yı görünce durdurup arama da inat ediyor. Savcı kendisini tanıtmasına rağmen asker inadını sürdürüyor. Sonunda savcı dayanamıyor. Kızgın bir şekilde kimliğini uzatıyor. Asker mecburen yol veriyor. Nihayet hava alanındayız. İşlemleri yapıyoruz. Ahmet’le vedalaşıyoruz. Ayrılamıyor Ahmet. Son ana kadar bekliyor. Yine klasik bir ifade ile yüreğimizi orada bırakıp ayrılıyoruz.

Elhamdülillah!!!